bir tek gün olsun, anmadan geçsin seni?!!.

2016-10-28 11:01:00

"Usta! Usta, bana en demli yalanlardan getir, yürek kanı kıvamında olsun. Sonra bilmediğim bir öyküyle karıştır tiz sesler içinde. Sana sipariş ettiğim isyanları da dağıt gitsin. Son iç yangınımı az önce söndürüp kirli bir tablada, artık asi tutuşmalarımı bıraktım. Gerçi tiryakinin sözüne güven olmaz ama… Bakarsın bir efkarda daha yakar gönlümü, dumanını ciğerlerime  çekerim. Yahut, sen iyisimi hesabı gönder bana! Yoksa, böyle dumanı üstünde koyu bir riya, tek başına geçmez boğazımdan. Dayanamam, bir liman daha yakarım kendimden. Ve gidecek çok yerim kalmadı artık, biliyorsun. Usta, ne yaptığını bilen bir şair gibi yaşamak istediğini söylerdin hep. Bense hayatı anlatan bir şiir olmak isterdim kaleminde. Çünkü bilirdim kelimeleri şefkatle ve sapasağlam ördüğünü. Oysa, demiştin ki, “Çok kolay vazgeçiyorsun her şeyden. Bazen hayatla incecik ipeklerden bağın var sanıyor ve kaygılanıyorum.”. İşte bu yüzden yeniden yaz isterdim beni ve sıkıca bağla hayata. Bu arada, ben konuşmayı unutmadım da, fısıldamayı öğrendim Usta. Ondan çok duymayışın beni. Artık yazmayı da bırakmalı sanırım. Ne vakit elime alsam, kağıt sırlı bir cam parçasına dönüşüyor elimde. Bir yandan kendimle yüzleşiyorum, bir yandan kesiliyor parmaklarım; canım yanıyor. Biliyorum, içimde biriktikçe kelimelerim, damlamazsa mürekkeple, gün gelip benden taşacak. Boşver be Usta! dedim ya, ben fısıldamayı da öğrendim. Bu nöbeti de atlatırız vukuatsız. Üstelik kelimeler, sahip tanımıyor/ ne acı…/. İster içten, ister hoyratça olsun her çağrıya koşuyor sözcükler. Sonunda kimileri benim gibi savurganlık ediyor ve parçalıyor anlamları. Kimi senin kadar bağrına ba... Devamı

sen gelince...

2012-02-11 12:57:00

senden önce son bir türkü vardı sazımda, son bir mecal çalıp söylediğim.. bırakıverecektim sevme, sevda umudunu kalbimin, hayatın ıssız bir kıyısına.. “ben gönlümü toprak sandım, taş imiş meğer taşa tohum ekilmez imiş” sen kalbime böyle meçhûl gelmeden önce çalıp söylediğim türküydü, keskin bir bıçak gibi içime işleyen; buz ayazdı içim, baharken her yer, güneş değmeyen.. sanki el gelinine gönül düşürmüş bîbaht ozan; bilmezlerdi niye söyler, gönlünde kimin adı var?!. tanrı misafiri bile değildim.. konaklayacak bir mahzun gül, bir dalları kırık bir yalnız ağaç yoktu, sığınacak bir saçak altı; gelirdim gecenin içlerinden, seslenirdim sehere dek; sesini duymadığım, yüzünü görmediğim başka dertlerin derdine de düşerek..her bir sevda ayrı yaralardı; kendi yarama kanarken.. sevinçli neşeli kelimeler, her akşam çimenlerden çiçeklerden bahardan dönen annelerini bekleyen kuzular gibi dönerlerdi sahipli sevdalarına, aşklarına, sakinleşir huzura erer, geceye huzurla girerlerdi.. ortada, yalnız, etraflarına bakınıp telaşlı, yana yakıla koşturan, meleşerek annelerini arayanlar kalırdı.. az sonra onlar da bulurdu, biraz geride kalan sıcak kucaklarını.. bakardım; her biri bulurdu da sığınağını, geriye ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez bi iki sahipsiz şaşkın yetim kalırdı.. halleşip söyleşirdim bilmediğim yaban ellerin, yaban gülleriyle; kalmasınlar ben gibi, yâre varsınlar, yâr bulsunlar diye her gece mektuplar bırakırdım, o güllerin bir dalına.. haber alsın diye mektuplar bağladım kanatlarına göç kuşlarının, yollarına bakarken özlemle, sevinçle, sana seslenirken, şaşkın kelimelerle.. her bir mektup şafakta yola koyulacak mektuplar kervanının denginde yerini alab... Devamı

bugün günlerden...

2011-07-12 10:46:00

 ...srebrenica; kerbelâ gibi. Devamı

temennâ

2011-06-20 09:17:00

allah kabul etsin cümle yalnızlıklarımızı!. Devamı

piç sürgün

2011-05-23 08:04:00

dün, Latin Amerikalı, Afrikalı, Asyalı Ortadoğuluydum.. su gibi azizdim, Nil kadar coşkun ve olduğum kadar ‘yerli’.. bugün, petrol kadar neftî kurşun gibi ağır elmas kadar kanlı Lût gibi acılı Akdeniz kadar tuzlu yersiz yurtsuz ve huzursuzum.. hani dokunmasalardı tabii akışıma kanallar açıp içime, karıştırmasalar lağımlarını gün görmemiş sularıma kıymasalar masum bakışlarıma yeryüzünün lanetlileri dökmeseler kanımı, kanlanmasaydı kıyılarım sonsuza dek berrak, saf ve duru akacaktım.. şimdi içimde piç bir sürgün, uzun bir yalnızlık var.. Devamı

lili

2011-05-21 13:08:00

aşk hep adres sorar, unutma ve her pervaza konmaz kelimeler değmişse, pussuz bir kalbe, vurulmuşsan bir kez dönmemeli aşktan.. zamansızlıktı aşk ki yalnız uçan tek kuşu, zamansız bir ülkenin nice çarklarından geçip gelen, feleğin devranının gümüş kanatlı, bir yaralı Anka bir zamansız ülkenin, vakitsiz masalının.. aşk; bir kırılış, bir ıssızlıktı bir sessiz film, grî duvarda derin, dipsiz kuyu ve aldatıp gölgemizi, atladığımız davetkâr bir uçurum.. son ölgün teliydi belki bir kırık sazın ve gitgide uzaklaşan yolcusu gözlerimizde son bir fer baktığımız yolların.. yanıltmaz can suyum, bil ki yanıltmaz pusulası intihâr etmiş gemiler dönemez limanlara, yağmalanmadan.. belki bir son sefer bu henüz yakmadan gemileri ne varsa, yakmalı aşktan gayrı çıkmalı güvertesine, bilerek ve rüzgârlarına, açık denizlerinin "bize kalan bâkir bir aşk ve safir bir yalnızlık” diyerek ne çıkardı lili, aşka bir kez yenilsek?!. suskunsun! bir tel düşse saçından şuraya yahut bir mahzun bakışın hele desem adını isyân çıkacak kayıtsız bir idamın fezlekesine.. demek gidiyorsun şu şiirden vakit doldu demek eğer böyle gidersen, türkülerin adı hep gurbet zaman hep hazan ve şarkıların makamı hüzzam olacak.. böyle gidersen eğer eğer böyle gidersen tek bir iz olsun kalmayacak senden senden ve aşka dair şu doludizgin sözlerden.. git!.şimdi git lili, ama bir başka şiirin kelimelerine! ... Devamı

gün ola, devran döne, umut yetişe!

2011-05-11 10:58:00

Nasıl anlatabileceğim sana lili, ne ad vermeli, ne demeliyim ki hâlime?! Heybende yığınla soruyla avare dolaşıp dururken, bir tekine olsun bir karşılık bulamamak ne kötü, cevabını bulamadığın her soru nasıl da büyük bir sancıya teşne?!. Önce, hayata açılan o ilk acemi gözden sonra, baba ocağı, anne kucağı, hoca değneği, kulak memelerine küpe ilk öğretmen tırnağı, avuçlarına cetveliyla ilk hayat dersleri?!. Sonra, aklın ilk ermeye başladığında daha, henüz ilk gençlikte öğretiler; üzerindeki başı taşıyabilmeye henüz acemi, donanımsız, henüz güçlenmemiş omzuna yüklenmiş yığınla, onca yerli yersiz gereksiz yük, yalan yanlış kutuplanma, hayata bir çokça geç kalışın etrafında baş döndüren, hızla seyreden sosyaliteye bomboş, anlamasız bakışlarla tepeden tırnağa asosyal nezir duruşu ve sonra, hayat-ölüm, başlangıç-son arasında yaşamak dediklerine dair o gerekli gereksiz, insan ellerinde yozlaşmış sosyal, siyasi, ideolojik malûmat depoculuğu ve getirdiği büyük anlam kaybı ile, hiçbir doğal ışık kaynağına nispet edilemeyecek sunilikte, kuvvetli projektör altlarında zoraki tutuluşlar, serseri sokak adamlarıyla serseri sokak adımları, kavga koğuş mezar.. ve sonra, ellerimize tutuşturulan şu kalem ve kâğıtlar; henüz doğmayan hikâyelerimizi yazmaya.. yani ki kendimizi azmettirmişliğimizle, şu kendimizi vurmaya?! İşte, cevapsızlığın nâkısası, alevleri daha da yüksek ve yakıcı kılıyor, büyük yangınlar çıkarıyor ve şu çaresizlik çok soruyu kanlı bir çengele çeviriyor kalbimde. Yoksa benliğimi şu, bilerek iliğine kadar tefessüh ettirmişliğime hiç aldırmadan, benden çok evvel ve benden beter nice hallara düşmüş, o hâlleri yaşayıp geçmiş, hayatı çoktan tecrübe etmiş, ... Devamı

bulvar akşamları

2011-05-03 16:17:00

sizin, şehrin damarlarından çektiğiniz şehvet düşleriniz, pervâsız öpüşlerinizden pul pul dökülen yaldızlarınız vardı bizimse buzdan yalnızlıklarımız.. el değer, göz değer, söz değer diye sere serpe saçlarınıza ve teninize yaz izi kapatırdık gözlerimizi.. her gündönümü geceye damlayan keder gibi kör geçerdi mevsimler önümüzden biz görmeden.. Devamı

kelimelerim ki...

2011-04-09 18:10:00

...tanrı göğüne ermeyen.. nezir sen, kırk kapının kovulmuşu!.nice yangından sağ çıkıp, şefkat bildiğin eşiklerde konaklatılmayacaktın; yasaktı sana serin sular, yoktu yazgında, aldandın!.aldanışların yakıcılığı ağırdı..şefkat beklediğin kapılardan yüzgeri edilişlerinde anlardın gerçekte şefaat kapıları olmadığını..el yurtlarından kanlı kurşunlarla kovulmuşluktan beterdi minnet; gurur emzirmişti ya sana hayat; gurur emmiştin anandan..anlaması olmayan kapıların eşiğinde durmak, ipini çekmekle yaraladın özgürlüğünü, ona delice tutkunu..asi olmalıydı ruhun senin; rüzgâr kadar asi..ama ne çare ki, içinin karanlıklarına düşüp, yara bere içinde yaşamak belasına mahkum edilenin yapacağı şeydi bir ışığa yönelmek..kapıların, kendini (z)engin gönül kapılarına benzetip, ışıklarını öyle davetkâr yakışları vardı ki?!.pervâneler de ışığa yönelirdi değil mi?!.yani ki bir pervanenin kaderi, bir sokak lambasının ışığının etrafında kanatların tutuşana dek dönüp durmak ve öylece cansız düşmekti dibine..oysa sen, cehennem pervanesiydin; kalbin kutsal azabı seçmiş ya ezelde, gülümseyerek..(hayata gözlerini yeni açmış bir kelebeğin ışığa yönelişi vardı..sen, bir nedenden çok, bir gâye olsun isterdin..bilgelere seslenirdin çaresiz; ‘gölgemle savaşmaktan yoruldum!.bildiklerini söyle bana, Ay’ı göster mesela, gözlerim ışığına alışana dek ona baksın; sonra bakabilirim Güneş’e!’ diyordun..sonra ses gelmediğinde kimselerden, ellerimi açıp, gidilebilecek tek ve son kapıya, âlemlerin Rabbine ‘ne olur; biri gelsin bulsun, tamir etsin kırıklarımı, yanılgılarımı sarsın, şefkat bakışlarıyla, merhamet sözleriyle!’ ağlamaklı duasıyla)..hayat kırardı, büyük kapıyı şaşırıp kapısına gid... Devamı

geceydi..

2011-04-09 17:19:00

..yağmursuzdu.. -yâr o kokuyu alamadı/ellerim ki aşk kokuyordu oysa!- (Geceydi ve yağmursuzdu demek zaman ve yağmur sonrası hep ‘kelime’, kaybettiğim göğümü arıyor olmalıyım) Lili!.Geceymiş ve hüzün zamanlarıymış.‘bir varmış, bir yokmuş!’ gibiymiş. Her şey böyle başlamış. Zaman içinde zamanın yaratıldığı, ‘bir zamanlar’dan kalma günlerden, geceden sabaha dönememenin sancısında, henüz gövermeye yüz tutamamış bir günmüş, içimizde biriken o hüzün buğularından bilmişiz bunu. Demek yalnızmışız ve demek şu yalnızlık kelimeleri, kalbimize, sevgilinin yokluğundan arta kalan son bir soluğu da tüketmemek için sürdüğümüz bir merhem,  durmaması için kalbe hayatî bir ilaç, geceden ertesi güne çıkamaların için gün gibi aşikâr bir ihtiyaçmış. Karanlık gecede, fırtınalı denizde bir adaya sığınmak gibiymiş seni anmak. Zifir zindanları yâr bilip, mekânlar içinde tek kişilik hücreyi seçip ve diline, makamlardan hüzzama râm bir şarkı tutturup, kalabalık sahanlıklardan kaçarken, içinin ıssız, yakıcı çöllerine, yalnızlığını ışıksızlığını aydınlık maltalara çıkarmak, çölüne bir vahâ, hiç doğmamış güneşine yağmalanmamış bir gök diliyor olmakmış. Susmak, kanadı kırık kuş olmak, uçamamakmış. Bu yüzdenmiş kelimelerine göğüm bilişim göğünü.  Yalnızlık… Sormuyordum seni sana ki sorsam hiç hâl kalmayacaktı bende! Senden sonra daha bir sıkı sarıldım yalnızlığa ve hiç bırakmadım. Biz suskuyu ilk orada almış olmalıyız aramıza. Hatırla, geçmeye başladığında ilk grî bulutlar, yaralıymış göğümüz, yağmayacakmış. Ay yokmuş ve biz kelimesiz yine yaşıyorm... Devamı

tesellî

2011-04-07 20:08:00

  her gece, saçlarını usulca çözerdik göğsünde uyuduğumuz tek sevgiliydi hüzün .. karşılıklı iki sahaf eski bir bedestende kadim bir kitabın sayfalarına dalar sakıncalı sözler toplardık elbirliği kazanlar kaldırmak için hep akşamları uğrardı kapımıza dolaşmaktan bitap, kırk kapının kovulmuşu yorgun, kepâze bir umut dönerdik trajik sığınağımıza öylece her akşam üstümüze kilitlenirdi kâbus hep gece yarıları yakalanırdık şehre, sessizce ar(k)a sokaklarında “s.o.s”a yatırılırken terbiye için, gizlice askıya alırdık tüm umutlarımızı   daha çok acı verirdi elbet avuçlarımızda ezdiğimiz sigaralardan kırık bir gönül, bir ucu yanık bir sevdâ oysa herkes gibi iki el, iki göz bir beden ve yürektik ki yaşamak bizde öylesine, âdetten bir şeydi şehirse, üzerinde /doğala özdeş/ yazan yalanı üstünde tüten suyu çıkmış sahteliklerden etiketler üretip yapıştırır ve sevgi sözcükleri söylerdi hikâyeden “laf olsun” diye! laf olsun işte!   sen de “laf olsun” diye oyna “körebe”yi hem kör ol, hem ebe ve hem sağır resim yap, göz boya maskeler yap ucuz ve eğreti gülüşlü yapıştır katran karası şehrin iki yüzüne   boş ver dişlesin hayat alt tarafı bir pire ısırması doldur düşünce torbanı bir zaman kuru malûmatıyla naz yap, göz kırp, el salla öyle bilsin seni, bırak gerçeğe uyandırma yansıtma içini yine yine arkası sırlı aynandan bak tara saçlarını günü gelene kadar yeni bir avuntuyla   her gece, el ayak çeki... Devamı

yeni dünya düzeni

2011-04-01 15:29:00

dünyanın merkezi dedikleri şehirde, kuş uçurtmadıkları görkemli kapitolün tepesinde, en coşkulu “dünya barışı(!) zirvesi”ydi.. kararlar alınıp kutlama yapacaklarken tam aynı anda, Tacitius, koşarak gelip, varoştan “ıssızlık yarattıkları yerde ‘barış var!’ diyorlar; yemeyin!” diyerek seslendi kalabalıklara.. ve dönüp yüzünü yeni dünyanın yüzsüz büyüklerine “siz yasa, masa, kasa koyucular eremeyesiceler, türemeyesiceler tahtaya gelesi prematüreler!. diyorsunuz ki şimdi “işçiler, emekçiler ve orospu çocukları ve ezilen halklar! dün, ‘eylül’lerde azcık üstünüze gidip az biraz “gerdik” sizi hani konjonktür gereği.. düşünüp de bugün, adam gibi büyük projemiz altına yatırdığımız iyi(!) niyetimizin kusuruna bakıp, sakın su kaçırmayın kulağına, eşekliğimizin!.   ama bırakalım şimdi bunları aramızdaki kan-bıçak düşmanlığı siz, başınıza ördüğümüz o dünkü çorapları unutun geçirdiğimiz çuvalları mahkemesiz hükümlere, yargısız infazlara kırdığımız kalemleri biz, şu adalet mavallarınızı ve o pek ağırımıza giden pek ağır, özgürlük şarkılarınızı!" .. oysa siz “yeşil tanrı”nın tatlı dininin, hep üstte kalan mübarek(!), talihli, kurnaz kullarıydınız sizin yirmidört saat açık alış-veriş mabetleriniz birbirinizi yağ-bal ağırladığınız aynı kaba işeyip, aynı çanaktan yediğiniz toplu istimnalar için coşkulu resepsiyonlarınız vardı.. siz soylu, saygın, bol imtiyaz; soygunlardan emekli hatırı sayılır, sırdaş hesa... Devamı

lili

2011-03-22 15:31:00

kim vardı şunun şurasında, kelâmının ardına düştüğüm, yoksul heybemdeki tek ihtiyat ekmeğimi bölüştüğüm? Devamı

suya yazılan..

2011-03-21 12:11:00

kelimeler katilimiz..en çok da kaçtığımızda peşimize düşerler.. amansız takiptedirler; buldukları yerde kıyıverirler kalbinize, akıtıverirler kanınızı. en iyisi teslim olmak; çünkü birer usta tetikçi oldukları kadar, iyi birer muhafızdırlar da!. zehir kadar tiryak… yazmak yakalanmaksa avcı kelimelere, suya yazmalı!. yahut ‘söz’ü deyip geçivermeli; ki uçup gitsin diye.. Devamı

ne çok 'yağmur' dedin sen?!

2011-03-21 11:55:00

bir ayrılık ânının hüznünü demeler niçin bu kadar acelecidir ve şu ayrılıklar için bütün vakitler niye böyle hep dardır?! vedâlara yaklaşan söz, söylenip de bir an evvel bitirilmeye dönülüp gidilivermeye niye bu kadar hevesli?! yoksa “giden gidiyor, sonunda gece yine bize kalıyor!” demek ve geceye bir an evvel yetişmek için mi bu acele?!. .. öyle olmalı ihtimâl!. Devamı